Komutan Olmak Kolay Değildir.

0
349

Çift Konsül Sistemi ve Hannibal

Cumhuriyetin ilk günlerinde Romalılar halkla devlet arasında varolan
anlaşmanın ne olduğunu hemen anladılar. Tabiatı gereği devlet, ne kadar
düzenli olursa olsun, her zaman vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlamaya
çalışır. Elbette buna da devletin hep en iyisini bildiği gerekçe gösterilir.
Toplumun güvenliğini sağlamak için bir devletin eline bazı güçlerin verilmesi,
herkesin iyiliği için bazı özgürlüklerden fedakarlık edilmesi gerekmektedir.
Romalılar, elinde böyle güçler bulunduran, özellikle savaş zamanında
başkumandanlık yapan yöneticilerine baktıklarında kendisini kolaylıkla diktatör
olarak ilan edebileceğini görerek korkuya kapıldılar. Bu yüzden Roma’ya özgü bir
yönetim tarzı olarak, bir yıllığına görev yapan çift konsül seçim sistemini
getirdiler.
Bu sistem, pratik bir çözüm gibi gözüküyordu, çünkü bir şeyin yaptırılması için
toplu karara varılması gerekiyordu. Savaş zamanında da konsüllerden sadece
biri “savaş konsülü” olarak tanınacaktı. Bu adam ordularla beraber savaş
alanına gidecek, birliklere doğrudan emir verecekti. Diğer konsül de Roma’da
kalacak ve devleti yönetecekti. Roma’da kalan konsül, yerel muhafızlara, Roma
etrafındaki birliklere doğrudan emir verme yetkisinde olacaktı. Böylece orduya
hükmeden, seferdeki konsül megalomanca fikirler beslemeye başladığında bir
çeşit denge sağlanabilecekti.
Tek sorun, iki konsül arasında yapılan görev dağılımının iki adam arasındaki
ortak karara bağlı olması ve önceden belirlenen bir pozisyona sahip
olmamalarıydı. Romalılar için bu mükemmel bir fikirdi. Senato’da karşıdevrim
yapmak isteyen bir grup olsa bile, seçecekleri konsülün savaş zamanında orduya
komuta etmesini garanti edemezlerdi. Diğer konsül bunu engellerdi. Böyle bir
kördüğüm yaşansa bile, kabul gören çözüm her iki konsülün de savaş alanına
gitmesi ve ayrı ayrı günlerde orduyu yönetmeleriydi. Burada da düşündükleri
şuydu; aklından diktatörlük geçiren bir kumandan olursa, bölünmüş bir yönetim
emellerine ulaşmasına engel olacaktı.
Eğilim, sadece savaşla başkent arasındaki ayrımı koymaktan ibaretti ve böylece
sistem yıllarca başarıyla sürdü. Hatta Roma, İtalyan yarımadasında en büyük
güç olmuştu. İÖ 3. yüzyıl ortalarında Kartacalıların güçlü donanmasını
yenmişlerdi. Kartacalılar, İÖ 241’de yenildikten sonra sarsılan itibarlarını yerine
getirmek için karşılık verecekleri anı bekliyorlardı.
İÖ 219’da Hannibal’in yönetimindeki Kartaca ordusu İspanya tarafından gelerek
Romalılarla savaşmaya başladı. İki yıl içerisinde Kartaca ordusu Romalıları
birkaç kez yenmiş, Alpler’de bir geçit oluşturmuş, Roma kapılarından bir hafta
yürüyüş uzaklığındaki Trasimene Gölü kenarında kırk bin kişilik Roma
ordusunu mağlup etmişti.

Halk arasında Hannibal’in yakında Roma’ya da gireceğinden korkulduğundan
şehirde panik çıkmıştı. Bu olasılık, yetenekli Romalı taktisyen Quintus
Fabius’un artçı saldırı tekniğiyle kısa bir süre geciktirildi. Hannibal’in
erzaklarına yaptığı saldırılarla Kartacalıların erzağını oldukça azalttı,
Kartacalıları etrafını arkadan çevirdi ve genel olarak düzensiz bir savaş yaptı.
Bu, hiç Romalılara özgü bir teknik değildi. Onların tercihi doğrudan saldırıdan
yanaydı. Bu nedenle tarihte başarılı savaş tekniği “Fabian Taktikleri” diye
adlandırılırken Fabius ise görevinden alınacaktı.
Roma, İÖ 216 yılı için Lucius Aemilieus Paul us ve Gaius Terentius Varro
adlarında iki yeni konsül seçti. Yaşça büyük olan Paulus’un savaş tecrübesi
vardı, temkinli oluşu ve profesyonel tarzıyla tanınıyordu. Varro ise onun tam
zıddıydı; fevri, diğerlerinin yönetimine karşı sabırsız ve şöhret tutkunuydu.
Fabius’un görev yaptığı bir sene boyunca büyük çapta değişimler yapılmıştı.
Roma seksen bin kişinin üstünde yeni bir ordu yarattı ve askerleri savaş
eğitiminden geçirdi. Her ne kadar savaş deneyimleri olmasa da, yüksek rütbeler
önceki savaşlara katılmış deneyimli askerlere ve daha önceki savaşlardan sağ
kalanlara verilmişti. Artık güney İtalya’da ilerleyen Hannibal’in bu ezici güç
karşısında boyun eğeceği ve mahvolacağı görüşü hakimdi.
İki askeri kumandanın olması kimin alana gidip savaşacağı ve kimin oturup
bekleyeceği problemini doğurdu. Her zaman işe yarayan sağduyulu davranış bu
sefer işlemedi. Paulus deneyimliydi, bu yüzden de savaş alanına uygun komutan
oydu. Hannibal’in yarattığı tehlikenin boyutunu anlayan da sadece oydu.
Karşılarındaki rasgele bir şansla dize getirilebilecek bir kumandan değildi.
Savaşması zor bir alanda karşı karşıya gelseler ve sayıca çok üstün olsalar bile,
yine de yenmesi kolay olmayan bir düşmandı.
Varro bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Kendisinin de en az Paulus kadar yetenekli
olduğunu iddia etti, dahası Paulus’un şehirde kalmasını ve ihtiyatları kontrol
etmesini önerdi. İhtiyar adamın böyle bir savaş için çok temkinli olduğunu,
Romalıların tek ihtiyacının sayıca üstün ordularını kullanarak hızlı ve atak bir
saldırı düzenleyebilecek birisi olduğunu söyledi. Varro, Hannibal’in kafasını
Kartaca’ya geri göndereceğine ve Roma ordusunun savaşı hepten bitireceğine söz
verdi.
Varro’nun Paulus’a kolay elde edilecek bir zaferi rahatça bırakmayacak
olmasının yanı sıra Paulus’un da Varro’nun eline seksen bin adamın kaderini
teslim etmeyeceği kesindi. Sonunda savaşa ikisi beraber gitmeye ve yönetimi
bölmeye karar verdiler.
Böylece İÖ 216 yazında Roma’nın gelmiş geçmiş en büyük ordusu güneye doğru
yola çıktı. Hannibal onları bekliyordu. Düşmana yaklaştıkça Varro’nun şevki
azalmaya başlamıştı. Belki Paulus’la yaptığı konuşmadan etkilenmiş, belki de
bir orduyu yönetmenin, savaşta olmanın sadece hedefi gösterip ileri komutunu
vermekten ibaret olmadığını aniden anlamıştı. Hannibal’in bulunduğu bölgeye
yaklaştıkça Varro aslında biraz daha temkinli olmaya başladı.
Orduyu yönetme sırası kendisine geldiği günlerde, Paulus’un o gün yapılması
gereken harekatlarla ilgili söylediklerini de dinlemeyi ihmal etmedi. Paulus,
sayıca üstün olmanın getirdiği avantajın farkındaydı. Yapmaları gereken iş, Hannibal’i çektikleri yerde sayıca üstün olan ordularının olayların akışını
belirleyebilecek bir konumda olmaları, bir terslik anında geri çekilebilecek
güvenli alanları bulunması ve Hannibal’in her hareketine karşılık verebilecekleri
bir mevkiyi tutmalarıydı.
Ama Romalılar Hannibal’in yaptığı hareketi beklemiyorlardı; Hannibal
arkalarından dolaşarak bir gece seferi başlattı. Cannae şehri yakınlarındaki bir
erzak deposuna saldırdı. Depoyu ele geçirdikten sonra yakınlardaki bir nehri
geçerek nehre arkalarını verdiler. Varro’nun komutasındaki güne rastlayacak bir
şekilde harekatlarım ayarladılar.
Her şey çok iyi planlanmıştı. Depoyu kaybetmeleri Romalıların gururunu çok
yaralamıştı. Bir kumanda hatası olarak da değerlendirilebilirdi. Paulus’un görev
yaptığı gün ve gece gerçekleşen bir hataydı bu. Varro, Kartacalıların
pozisyonunu fark edince birdenbire saldırgan bir cesarete kapıldı. Hannibal tam
da istediği yerdeydi, gururlu Kartacalıların bu noktada çok büyük bir hata
yaptıklarını düşünüyordu. Savunması bir yıkılsa, ordusunun geri çekilecek hiçbir
yeri yoktu. Ya nehre düşüp boğulacaklardı ya da kılıçtan geçirileceklerdi. Varro
tüm ordunun saldırıya hazırlanmasını emretti.
Paulus bu durum karşısında dehşete düştü. Temkinli davranması için Varro’yu
uyardı. Hannibal aptal bir kumandan değildi. Deponun ele geçirilmesi
gururlarını incitmek için özel olarak gerçekleştirilmişti. Hannibal’in seçtiği
pozisyon bile ne kadar kolay yem olabileceklerini düşündürtmek amacıyla
seçilmemiş miydi? Kesinlikle bunun aksi doğru olmalıydı. Hannibal, Romalıların
kendisine saldırmalarını istiyordu. Birdenbire farklı bir tuzakla karşılarına
çıkacak ve savaşı kazanacaktı.
Varro, Paulus’un söylediklerinin hiçbirini dinlemedi. Paulus’u fazla ihtiyatlı
davranan yaşlı bir adam diye umursamadı. Bu, saldırgan, cesaretli bir askerin
işiydi, her ağacın arkasında canavarlar gören, havadan nem kapan birinin işi
değildi. Ayrıca Varro, bugün yönetme sırasının kendisinde olduğunu hatırlattı ve
günün komutu ‘ileri’ydi.
Belki de Paulus onu oracıkta öldürmeliydi. Ama Romalılar kanunlara
saygılıydılar. O günkü konsül dahi de olsa, aptal da olsa, yasalar o anda gücü
elinde tutanın yanındaydı.
Böylece Varro ordusuyla saldırıya geçti. İlk birkaç saatte her şey çok iyi gidiyor
gibi gözüküyordu. Kartacalıların savunması Roma saldırısının ağırlığı altında
çöküyormuş gibiydi. Romalılar onları sonunda nehre doğru çekilmek zorunda
bıraktıklarında, Hannibal’in ordusu bir yay şeklini almıştı. Savaşın kontrolünü
elinde tutmaya devam eden Hannibal’in ordusunun asıl gücü her iki taraftaki
kanatlarıydı. Varro, tüm birliklerine saldırı emrini verdi, böylece ortalık karınca
gibi kaynaşan bir kalabalıkla doldu. Sayıca üstünlüklerine güvenerek merkeze
doğru yüklenmeye başladılar.
Tam o sırada Hannibal o zaman kadar pek bir şeye katılmamış olan yanlardaki
birliklerine saldırı emrini verdi. Romalılar içeriye doğru dönerken Kartacalıların
güçlü süvarileri Roma askerlerinin arkasına geçip bir anda çarpışmanın akışını
değiştirdiler. Kısa bir süre içinde Roma ordusunun etrafı sarılmış ve her taraftan
hücuma maruz kalmışlardı.

Panik baş gösterdi. Koskoca ordu tuzağa düşmüş, korkmuş bir kalabalığa döndü.
Binlercesi kendi arkadaşları tarafından öldürüldü, ya ayaklar altında çiğnenerek
ezildiler, ya da kendi canlarını kurtarmak için ilerlemeye çalışırlarken kılıç
darbeleriyle parça parça oldular.
Gün sonunda neredeyse yetmiş bin Romalı ölmüş ya da esir alınmıştı.
Kumandayı ikiye bölme fikri Roma ordusunun kötü sonu olmuştu. Ama bütün
bunlara rağmen her şeyin sorumlusu kaçmayı başardı. Varro ve birkaç arkadaşı
tuzaktan çıkmayı başardılar ve Roma’ya kaçtılar. Döndüklerinde hepsi yaptıkları
hatadan dolayı sürgün edildiler. Paulus’a gelince… verdiği iyi fikirlerin ona
sağladığı tek şey Cannae’de rahat bir mezar oldu. Savaş, on dört sene daha
devam edecekti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here